İçeriğe geç
  • Dolar 49,3979 ▲ %0,03
  • Euro 55,6494 ▼ %0,18
  • Sterlin 65,3956 ▼ %0,16
  • Gram Altın 6.644,78 ▲ %1,51
  • Çeyrek Altın 10.816,51 ▲ %1,07
  • Gümüş 96,37 ▲ %2,79
  • Bitcoin 4.065.218 ▲ %0,10
  • BIST 100 12.265,98 ▲ %0,43

Dünya

7 Ekim sonrası İran: Çift yönlü direnç sınavı

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ezgi UZUN-TEKER

İran için 7 Ekim sonrası dönem, çok ciddi bir sınavdan geçtiği bir çeşit direnç sınavı yarattı. Biz bu sınavın özellikle iki alanda hissedildiğini görüyoruz. Birincisi, Ortadoğu'da orta ölçekli bir güç olmaya çalışan bu ülkenin kendisine biçtiği bölgesel bir rol vardı. Bu rol, "Direniş Ekseni" dediğimiz yapının direniş hükümeti olmak, yani direniş fikrinin kurumsal olarak devlet kapasitesi kazanmış haliyle var olmasını sürdürmekti. Özellikle 2011 Arap Baharı sonrası dönemi düşündüğümüzde, İran'ın bu diskurla bölgede edindiği bir askeri üstünlük de bulunuyor. Bu askeri üstünlükle birlikte Siyonizm karşıtlığı, ABD karşıtlığı ya da radikal Selefi örgütlere karşı tutumunu devam ettirmeyi hedefliyordu. Kendi rolünü bu şekilde tanımlayan İran, bunu bölgede daha öncesinde var olan Hizbullah gibi aktörlerle ve 2011 sonrasında kendi çabalarıyla güçlendirdiği benzer ideolojik yönelimli milis güçlerle sağlamaya çalışıyordu.

En büyük direnç savaşı burada yaşandı çünkü 7 Ekim, bu direniş ekseninin üyelerinden biri olan Hamas tarafından başlatıldı. Eğer burada sahaların birliği gibi bir ilke varsa, İran veya diğer aktörlerin bunu devam ettirip ettiremeyeceği ve bunun maliyetinin ne olacağı sorusunun yanıtlarını biz 7 Ekim sonrasında gördük. İkinci bir mesele de ülkenin iç politikasıyla ilgili. Son 10 yıl içerisinde ülkenin çok ciddi iç baskılardan geçtiği, halk ile yönetim arasındaki uçurumun çok açıldığı ve bunun sistemin direncini kaybetmeye başladığına dair pek çok şey yazılıp çizildi. Bu olay artık İran, ABD ve İsrail arasında bir savaşa da dönüştüğü için iç siyasette de bir direnç sınavı olarak karşımıza çıkıyor.

Dr. Ezgi UZUN-TEKER

DEĞİŞEN KOŞULLARA ADAPTASYON

Peki, İran 7 Ekim sonrası dönemde bu sınamaya karşı ne yaptı? Aslında hem dış politikasında hem de iç politikasında çok hızlı bir adaptasyon sürecine girdi. Bu süreç çok yenilikçi yaklaşımlarla değil, büyük ölçüde statükoyu korumaya yönelik ancak yeni statükonun gerekliliklerine göre kendini ufak ufak adapte eden "adaptif bir direnç oluşturma" süreciydi. Ortadoğu politikası açısından bakıldığında Direniş Ekseni ciddi bir değişimden geçti. İlk bir yıl içerisinde Hizbullah'a yönelik ciddi bir tasfiye operasyonuyla örgüt büyük ölçüde zayıflatıldı ancak yok olmadı. Öte yandan, Suriye'de Esad rejiminin çökmesiyle birlikte direniş ekseninin Suriye kanadı tamamen ortadan kalktı.

Haziran 2025'teki 12 Gün Savaşı'na kadar geçen ilk bir buçuk yıllık dönemde, İran'ın on yıllardır uyguladığı "stratejik sabır ve sınır ötesi caydırıcılık" doktrini hâkimdi. Bu nedenle, Hizbullah operasyonları veya Suriye üzerinden Gazze'ye yardımlar devam ederken İran, İsrail'e yönelik hep "eşik altı" cevaplar vermişti. Ancak Haziran 2025'te doğrudan İran toprağına yönelik bir saldırı gerçekleşmesiyle, stratejik sabır ve sınır ötesi caydırıcılığın mevcut milis güçleri ve askeri anlayışla sağlanamayacağı ortaya çıktı.

EKSEN İÇİNDE ROL İKAMESİ

Bunun üzerine adaptasyona giden İran, genel Direniş Ekseni'nde statükoyu koruma hedefini sürdürdü. Devlet dışı aktör statüsündeki müttefiklerin güvenliğini ve devamlılığını sağlamak stratejik bir öncelik haline geldi. Gerektiğinde Hizbullah'a veya Irak'taki milis güçlere stratejik olarak geri çekilmeleri ve çatışmalara karışmamaları yönünde telkinlerde bulunuldu. Bu aktörlerin siyasi güçlerini kaybetmemesi adına bilgilendirme süreçleri yürütüldü.

Aynı zamanda eksen içindeki aktörler arasında bir rol ikamesi yapıldı. Suriye kaybedildiğinde ve Hizbullah zarar gördüğünde, İran buradaki rolü Babülmendeb'deki gemileri hedef almak ve İsrail'e füze göndermek üzere Husilere devretti. ABD'ye karşı uygulanan asimetrik savaş, müttefiklerin üzerinden alınıp Hürmüz ve Babülmendeb aracılığıyla denize taşındı. Bu hamleyle çatışma, küresel piyasaları ve Körfez ülkelerini de içine çeken bölgesel bir ekonomik savaşa evrildi. Şubat 2026 ile birlikte kırmızıçizgilerini netleştiren İran, proaktif caydırıcılığa geçerek sınır ötesi hamlelere karşı üst perdeden askeri yanıtlar vermeye başladı.

SİYASİ BÜTÜNLÜK SAĞLAMLAŞTI

İç siyasete bakıldığında ise savaş koşulları, İran'da yönetimsel anlamda çok ciddi bir insan kaynağı ve liderlik kaybına neden oldu. İsrail'in 7 Ekim'den bu yana hem Suriye hem de İran topraklarına saldırılarında Devrim Muhafızları'nın üst düzey generalleri ve komutanları hayatını kaybetti. Bunun siyasi liderlerin kayıplarıyla birleşmesiyle rejim için siyasi bir hafıza kaybı yaratması beklenir.

Fakat bunun tam tersi oldu. İran, boşalan kadroları hızla doldurarak hiçbir siyasi boşluğa mahal vermedi. Siyasi hafıza ve elit bütünlüğü korundu. Siyasi elitler arasında farklı vizyonlar ve hizipleşmeler olmasına rağmen, savaş koşullarında sistemin devamlılığını riske atmayacak derecede yeknesak bir duruş sergilendi. Halk ile yönetim arasında ayrım özellikle ekonomik sorunlar nedeniyle büyümüş olsa da, elitlerin bu tutumu iç siyasetteki direnç mekanizmasını sağlamlaştırdı.

Tüm bu adaptasyon çabalarına karşın İran'ın hesaplarını bozan en temel nokta, ABD'nin Hürmüz ve Umman Denizi'nde uyguladığı ikinci abluka oldu. İran'ın deniz yoluyla petrol satışını durma noktasına getiren bu abluka, ülke ekonomisini derinden sarstı. İran henüz bu tıkanıklığı çözebilmiş değil. Bir yandan düşük yoğunluklu çatışmalar sürerken masadaki diplomatik süreçler de devam ediyor.

Kaynak: Birgun

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…